5/2/2009 ·

5 ŞUBAT-Ali Köse, dördüncü kez basın karşısına çıkarak iktidar partisinin ve diğer partilerin adaylarına da göndermede bulundu…
Belediye eski başkanlarından Ali Köse, mevcut Belediye Başkanı Turhan Topçuoğlu hakkındaki iddialarına düzenlediği basın toplantısı ile devam etti. Köse Barutçuoğlu Alışveriş Merkezi ve Belediye hizmet binası ile ilgili olarak; “Devletin idari ve adli mercileri bu iddialarım ile ilgili belgeleri talep etmeleri halinde kendilerine bu belgeleri vereceğim” dedi.
“KÖRLER SAĞIRLAR BİRBİRİNİ AĞIRLAR”
Ak Parti Belediye Başkan adayı Mustafa Gökhan Gülşen’in, Belediye Başkanı Turhan Topçuoğlu’nu makamında ziyaret etmesine göndermede bulunan Ali Köse; “15.01.2009 da Belediye Başkanına sorduğum sorularla ilgili olarak Siyasi Partileri, Kastamonu meseleleri konusunda duyarlı olmaya ve konunun takipçisi olmaya davet ettim.Fakat bu güne kadar sessizliklerini korumayı tercih ettiler.Özellikle iktidar partisi başta olmak üzere hiçbir siyasi parti temsilcisinin,Belediye Başkan Adayı’nın bu süre zarfında en ufak bir açıklaması olmadı. “Körler sağırlar birbirini ağırlar” babında ziyaretler halkımızın dikkatlerinden kaçmadı.Bu yüzden başta iktidar partisi olmak üzere memleket meselelerine duyarsız kalan tüm siyasi partilerin bu vurdumduymazlığını vatandaşlarımızın taktirlerine bırakıyorum” dedi.
41 DÜKKAN VE 18 BÜRO NEREDE?
Toplantının gündemini sadece Barutçuoğlu AVM ve yeni Belediye binasına ayrıran Köse şunları söyledi; “114 İşyerinden 41 tanesinin, 49 bürodan ise 18 tanesinin belediyenin payına düştüğü ve buranın satış ya da kira gelirlerinin belediyenin olması gerekirken maalesef müteahhide bırakıldığı anlaşılmıştır” Köse Gayrimenkul ve kira kayıplarını ise şu şekilde açıkladı; “Gayrimenkul kayıplarına baktığımızda 41 dükkan x 400.000 TL = 16.400.000 TL.(onaltı trilyon dörtyüz milyar), 18 Büro x 90.000 TL : 1.620.000 TL.(Bir trilyon altıyüz yirmi milyar), TOPLAM: 20.020.000 TL (Yirmi trilyon yirmi milyar), Gayrimenkul kaybı 20 trilyonu geçmiştir. Kira kaybına baktığımızda ise 41 Dükkan x 3.500 TL = 143.500 TL.(Yüzkırküç milyar beşyüz bin ) 18 Büro x 500 TL: 9.000 TL.(Dokuz milyar), TOPLAM: 152.500 TL (Yüz ellikimilyar beşyüz bin) Aylık kira kaybı 150 milyarı geçmiştir. Keşke Topçuoğlu bu gayrimenkulleri belediyeye kazandırsaydı da ,maaş ödemek için banka kredisi çekmek ya da tamirhaneyi satmak zorunda kalmasaydı!”
“ARSA YÜZDE 13,70’LE MÜTEAHHİTE VERİLDİ”
Köse, belediye arsasının yüzde 13,70 ile müteahite verildiğini iddia ettiği konuşmasında da şunları söyledi; “Alışveriş Merkezine yaklaşık 200 metre uzaklıktaki Sayın Ahmet Tamel’e ait arsada inşa edilen Tamel İşmerkezi inşaatında toprak sahibi; yapılan inşaatın % 50 sini almıştır.Hatta ,değer bakımından en kıymetli yerler, arsa sahibine verildiği dikkate alınırsa müteahhitten % 50 den daha fazla kıymette gayrimenkul aldığı anlaşılacaktır. Topçuoğlu tarafından müteahhite % 33 le kat karşılığı olarak verildiği açıklanan , ama aslında kendi yanlış rakamlarına göre bile % 27 ‘ye tekabül eden oran, yapı ruhsatı incelendiğinde ise , aslında. % 24 le Yüklenici firmaya verildiği anlaşılmaktadır. Elimde gördüğünüz bu yapı ruhsatına göre İş Merkezi yüzölçümü: 29.830 m2, Market yüzölçümü:2.197 m2, Belediye Binası yüzölçümü: 10.176 m2, Toplam yüzölçüm: 42.203 m2 olduğuna göre; 10176 m2 / 42203 m2 = % 24 le Yüklenici firmaya verildiği anlaşılmaktadır. Bir İnşaat Mühendisi olarak birçok hukuki ve teknik meselede emlak değerleme, şerefiye tespiti gibi konularda bilirkişilik yapmaktayım.Müteahhide yaklaşık %13,70 le arsanın kat karşılığı verildiğini hesapladım.Belediye binası yol kenarından uzakta mevcut imar adasında yola en uzak dip kısmında Rehabilitasyon yolunun altında arkası kapalı kısımdadır.Nüfus yoğunluğu ve insan trafiği yol kenarına göre düşüktür. Alışveriş Merkezi ise mevcut imar adasının en kıymetli yerini işgal etmektedir.Nüfus ve Ticaret yoğunluğu yüksektir.En mütevazi değerlendirme ile , alışveriş merkezi , belediye binasından kıymet cinsinden birim bazında 2 kat daha kıymetlidir.Bu değerlendirmeye göre hesaplamalar yapıldığında; Belediye Binası: 10176 m2 x 1 Birim değer = 10.176, İş Merkezi……..: 32027 m2 x 2 Birim değer = 64.054, T O P L A M: 42203 m2: 74.230, Birim değer: 10176/74230 = % 13,70 Bu hesapla, Belediyenin en kıymetli arsası % 13,70 gibi çok düşük bir yüzde ile kat karşılığı olarak müteahhide verildiği görülmektedir.Hani %33 le verilmişti?!! 200 m. Uzaklıktaki TAMEL İŞ MERKEZİ’nin Müteahhide veriliş şartları olan % 50 den Topçuoğlu’nun %13,70 le arsaları Müteahhide verilmesi çıkartılınca (% 50 - % 13,70)= % 36,30 kadar Belediye zarar ettirilmiştir”
“ÇİFTE STANDART”
“Başını sokacak ev yapmak isteyenler ruhsat alabilmek için mühendis odalarına Proje ve TUS vizesi olarak önemli miktarda paralar ödüyorlar.Aksi taktirde belediyeden ruhsat alamıyorlar” diyen Ali Köse bir başka iddiasında ise; “Ama Topçuoğlu, İş Merkezinin ruhsatını verirken ,çifte standart uygulayarak İş Merkezinin müteahhitinden Proje ve TUS vizesi istemeyerek yaklaşık 400.000.TL (400 milyar) masraftan kurtarmıştır” dedi.
“OTOPARKLAR NEREDE ?”
Köse; “İş Merkezinin bitişiğindeki değerli arsaya tapuda şerh düşerek “bedelsiz” olarak müteahhit lehine tahsis etmiştir” dedi. Bu konudaki belgeleride basına sunan Belediye eski başkanlarından Ali Köse konuşmasını şöyle sürdürdü; “İş Merkezinin Bodrum Katının, Dükkan ve Büro maliklerine ait Otopark yeri olarak gösterilmesi ve tapuda böyle tescil edilmesi gerekirken, bodrum kattaki otopark, tamamen müteahhit firmaya verilmiştir.Dükkan maliklerine otopark verilmediğinden , belediye tarafından otopark temin edilmesi için ,kanunen müteahhitten alınması gereken 3,5 trilyon alınmayarak,İş Merkezinin bitişiğindeki değerli arsaya tapuda şerh düşerek “bedelsiz” olarak müteahhit lehine tahsis etmiştir”
BİLANÇOYU AÇIKLADI
Köse açıklamasında Başkan Topçuoğluna seçim sloganını hatırlatarak iddia ettiği zarar bilançosunu şöyle açıkladı; “Kastamonu Bizimle Mutlu”diyen Topçuoğlu müteahhidi bu kıyakla gerçekten çok mutlu etmiştir. “Arslan yattığı yerden belli olur”, İşte Arslan’ın acı bilançosu; %50-%13,70 = %36,30 sebebi ile Gayrimenkul kaybı 20 Trilyon, %50-%13,70 = %36,30 sebebi ile Aylık kira geliri kaybı 152.5 Milyar ve Müteahhitten alınmayan Otopark bedeli; 3,5 Trilyon. Bu acı bilançoyu Kastamonuluların taktirlerine arz ediyorum. Devletin idari ve adli mercileri bu iddialarım ile ilgili belgeleri talep etmeleri halinde kendilerine verilecektir
9/2/2008 ·

BÜYÜK KOMUTAN HALİT BEY
1884 - 1953
“Bugün 11 Şubat 1917 Şarapnel parçaları altında çok sıkıntılı anlar yaşadım. Gece çekilme hattımızın açılmasına fırkamız görevlendirildi. Göz kapaklarım günlerce uykusuzluktan açılmaz bir halde iken vaziyetin düzelmesine çok çalıştım. Hamd olsun kurtulduk…
Artık Bağdat’ın müdafaası düşünülüyordu. Fırkam Bağdat Köprüsünden Dicle’nin batısına geçti. Biz geçerken yerli halk kahvehanelerde nargile içiyorlardı. Ve adeta “APTAL TÜRKLER buralarda ne işiniz var neden bu uzak yerler için beyhude kan döküyorsunuz” diye alaylı nazarlarla bize bakıyorlardı.
Fırkamda savaşan bir tek Iraklı yoktu. Hepsi Türk’tü. İçimden “Evvela şu kerataların üzerine topları çevireyim.”demiştim. Zamanın yanlış siyaseti Türk neslini Yemen’de şurada burada tüketmişti. Yazık o beyhude akan kanlara…
10/11 Mart gecesi sabaha karşı çekilmeye başladık. İmam-ı Azam’ın medfun (Gömülü) bulunduğu Bağdat’ın Kuzeyindeki Azamiye kasabası hizasına gelince o mübarek yerlerin terkindeki acılığı dindar bir Müslüman sıfatıyla duydum ve gayrı ihtiyari ağladım. Kötü idare yüzünden halkı hükümete ısındıramamış olduğumuzu da çekilme esnasında şu misalle anladım. Kazimiye Hastanesi’nden çekildiğimiz gece yola çıkarılan silahsız, zayıf erat geri kalmış olduğundan yoldaki köylerden beş on kişi bunları çırılçıplak soymuşlar ve dövmüşlerdir .(Kurmay Albay Dadaylı Halit Bey Sh.35)
Yukarıdaki satırların yazarı, Kurtuluş Savaşımızın fedakâr, liyakatli ve gözü kara komutanlarından biri, Cumhuriyet ve kuruluş devrinin parlak siyaset adamlarından olmasına rağmen yeterince tanınmamış Türk büyüklerinden birisidir.
Halit Bey 1884 Yılında Daday İlçesinin günümüzde mahalle olan Kelebek köyü’nde doğdu. Babası Hatip İsa oğullarından Hüseyin Efendi, annesi müderris Hüseyin Vehbi Efendinin Kızı Necibe Hanımdır. İlk tahsilini Daday’da tamamlayıp Kastamonu Sultani Mektebi’nde orta tahsiline başlayan Halit Bey bu mektepten ayrılarak askeri rüştiyeye girmiş ve 1900 yılında rüştiyeden;1903 yılında da Bursa Işıklar askeri Lisesinden, birincilikle mezun olmuştur.
1906 yılında Harbiye’den 1909 yılında da Harp Akademisinden mezun olup Kurmay Yüzbaşı rütbesiyle Şam’daki 25.topçu Alayı batarya komutan
ı olarak orduya katıldı.
1.Dünya savaşı’nda Irak cephesinde görev yapan Halit Bey 9 Kasım 1915 Selman-ı Pak muharebesi sonunda çekilen İngilizlerin takibinde ve Küt’ül Amare’de General Towshand kumandasındaki 13.000 kişilik İngiliz tümeninin esir edilişinde hazır bulundu.
30 Ekim 1918 Mondros mütarekesi’nin imzalanmasına kadar bu cephede mücadele etti. Mensubu olduğu VI. Ordu lağvedilince ordunun tüm silah cephane ve parasını İngilizlere teslim etmeyerek hepsini Anadolu’ya geçirmeyi başardı.
VI. Ordunun yerine kurulan 13.kolordunun Kurmay Başkanlığına Binbaşı Halit Bey getirildi. İsyan ve karışıklıklarla dolu bir Güneydoğuda görevini başarıyla yaptı.
1919 yılı Eylül ayında İstanbul’dan gelen Sivas kongresini dağıtma emrini dinlemeyip M. Kemal Paşa güven içinde Sivas kongresini toplamıştır.
Halit Bey Güneydoğudan 1920 başında Kurban Bayramını müteakip ayrılır. Vedası sırasında eşraftan Niyazi Bey şöyle der;
“Halit Bey, ben buralıyım. Altmış yaşıma geldim. Çok memurlar, Valiler ve kumandanlar gördüm. Siz isteseydiniz çok para sahibi olabilirdiniz. Hâlbuki şimdi yol masrafları için atlarınızı satıyorsunuz.
Hakikaten de hediye bile kabul etmeyen bu mağrur komutan iki güzel atını satarak yol parası yapar ve Dadaya döner.
30 Ağustos Zaferi sonunda Yunan başkomutanı General Trikopis’i esir alması tarihe mal olmuş fedakâr bir Türk büyüğünün şeref defterinden sadece bir sayfadır.
Savaştan önce 200 lira maaşlı demir yolları müdürüdür. Görev gereği cepheye çağrılır. Fakat maaşı üçte birine düşmüştür. Şikâyet etmez ama yinede bir dostuna yazdığı mektupta şöyle der.
“2/3 Eylül 338 senesi Uşak’a üç saat mesafede Elmadağ eteklerinde Göğem Köyü civarında Yunan başkomutan vekili General Trikopis’le maiyetini 5.Kafkas Tümeni kumandanı sıfatıyla teslim almıştım. Gece General yanıma getirildiği zaman;
—Beni teslim alacak kumandan nerede diye Fransızca seslendi.
Hâlbuki ben karşısında duruyordum. Lakin o general kıyafetli parlak üniformalı bir kumandan arıyordu. Ben o zaman yarbay rütbesindeydim. Maaşımda 70 lira kadardı.50 lirasını aileme gönderiyordum. Kalan 20 liranın 10 lirasını tabldota yemeğe veriyordum. O zaman sigara da içtiğimden 5–6 lira da sigaraya veriyordum. Çantamda bir iki lira cep harçlığı kalıyordu. Mecburen parasını ödeyip bir nefer elbisesi alıp giymiştim. Trikopise aradığın komutan benim dedim. Çay ikram edip sorguladım. Cenabı Hakka şükrettim.”
1 Kasım 1927 günü siyasi hayatı sona eren Halit Bey bir yıl açıkta kaldıktan sonra teklif edilen 8.Kolordu Kurmay Başkanlığı görevini rütbe tenzili olduğu gerekçesiyle kabul etmedi.16 Ocak 1929’da emekli oldu.
Dört çocuğundan üçünün tahsil devresine rastlayan bu dönemde Halit Bey ekonomik sıkıntıya düşmüş, Daday’da babasından kalan arazinin tamamını ve İstanbul’daki evini satmak zorunda kalmıştır.
Halit Beyin sıkıntılı durumunu haber alan M. Kemal Paşa onu refaha kavuşturacak bir teklifi Ali Fuat Cebesoy aracılığıyla teklif etmiş, ancak o kabul etmemiştir.
Nisan 1939 yılında bu defa İsmet Paşa Halit Bey’i Zonguldak Kömür İşletmeleri yönetim kurulu üyeliğine atadı.250 Lira maaşlı bu görev o zamanın milletvekili maaşına denkti.
Ancak Mağrur Komutan, uzmanı olmadığım bir konuda kendi isteğim dışında getirildiğim bu vazifeyi kabul edemem diyerek tarihe bir ders bırakmıştır.
Ömrü boyunca şahsi menfaat için hiçbir faninin önünde eğilmemiş,vatan için hiçbir fedakarlıktan çekinmemiş bu Türk büyüğü 10 Şubat 1953 Salı günü vefat etmiş.ve vasiyeti gereği Karacaahmet mezarlığına babasının yanına gömülmüştür.Na’şı 27 Eylül 1988 yılında Ankara devlet mezarlığına nakledilmiştir.
Ölüm yıldönümünde Mağrur Kumandanımızı Rahmet ve minnetle anıyoruz.
13/4/2007 ·

1832 - 1900
Gazi Osman Paşa 1832 yılında Tokat’da dünyaya geldi.Babası'nın işi nedeni ile 1840 yılında İstanbul'a taşındılar , Beşiktaş Askeri Rüştiye okuluna 1844 yıl'ı tahsiline başladı.
Beş yıllık öğrenimden sonra Harbiye okuluna girdi ve dört yıllık eğitimini 1853 yıl'ında tamamladı. Harbiye'de okulunu üçüncülük ile bitirerek, Erkanı harbiyeye kayd oldu,ancak Kırım savaşı çıkması nedeniyle okulunu ertelemek zorunda kaldı , cepheye savaşmaya gitti. Kırım harbinde 21 mart 1855 de gösterdiği kahramanlık ve yararlılıklarından dolayı,rütbesi mülazim evveliğe/Üsttemenliğe terfi edildi. 8 eylüll 1855 Sivastopol savaşında Osmanlı Devleti galip geldi ve Osman Paşa 1857 yılında yüzbaşı rütbesi ile İstanbul'a dönerek Harp Akademisine devam etti.
1859 yılında akademiyi bitirdikten sonra Bursa şehrinin kadastro çalışması için görevde bulundu 1861 yılında Bursa da görevini tamamladıktan sonra Hassa Ordusunda görevlendirildi .
1856 yılında Binbaşı rütbesi verildi. Suriye'de çetelerin ayaklanması üzerine ,taburu ile birlikte buraya sevk edildi. Osman Paşa Cebeli Lübnan isyanlarını Suriye'de başarılı bir şekilde bastırmasının hemen ardından Girit'te isyan çıkması nedeniyle, 1866 yılında bu isyanları bastırmak için Girit adasına tayin oldu , 40 000 askerle Girit isyanını da başarılı bir şekilde bastırmasından dolayı, Albaylığa terfi etti. 1868 yılında Yemen'de isyan çıkması sebebiyle,Osman Paşa Yemene tayin edildi ve burada gösterdiği yararlılık sebebiyle Mirlivalik/Tuğgeneralliğe yükseltildi. 1871 yılında Yemen'de hava koşullarına uyum sağlayamadı ve hastalandı , dinlenmesi için İstanbul'a çağrıldı.
Osman Paşa 1873 yılına kadar İstanbul'da görev yaptı ve rütbesi Tümgeneralliğe yükseltildi. Aynı yıl Manastır ve Yeni Pazarda görevlerde bulundu. 1875 yılına kadar İstanbul İşkodra Bosna ve Erzurumda muhtelif görevlerde bulundu , balkanlardaki kargaşayı önlemek için buraya tayin edildi. 1875 yılında Osman Paşa Nişe tayin edilerek, yeni görev üstlendi. 27 haziran 1876 yılında Sırbista'nın, Osmanlı Devletine ultimatum vermesi sebebiyle , Osman Paşa Vidin komutanlığına getirildi.
Sırbistan ,Osmanlı ordusunun sınırdan çekilmesini talep etti , Osmanlı devleti bu ultimatomu kabul etmedi ve 2 Temuz 1876 yılında Sırbistan ,Osmanlı Devletine harb ilan etti. Osmanlı Devleti Vidin kumandanı Osman Paşa'ya ,Sırbistan'a saldırması için gerekli emri verdi, Osman Paşa ordusuyla birlikte ,Sırbistan'ın Adliye ve Zayçar kasabalarını ele geçirdi ve Sırp ordusu perişan bir vaziyette çekilmek zorunda kaldı. Osman Paşa'nın hedefi Belgradı almaktı,ancak Ser Askerden izin verilmedi,zira şartlar uygun değildi. Bu başarısından dolayı Osman Paşa nın rütpesi yükseltildi. Rusların baskısı sonucu, Sırbistan ile geçici mütareke anlaşması imzalandı.
Osman Paşa tüm hayatı boyunca Devletine ve Padişah'ına sadık,Allah'a inançı tam olan bir müslüman olarak şerefle hayatını sürdürdü.
18/3/2007 · Kategori: Hikayeler

Düşman donanmalarının boğazı geçmek için ciddi bir taarruza hazırlandığı haberi alınmıştı. Daha önceden denize döşenen mayınların yerleri, gözetleme uçuşuna çıkan uçaklar tarafından tespit edilmiş ve bu mayınlar imha edilmişti. Miralay Cevat Bey mahzun ve düşünceli bir halde iken aşırı yorgunluğun da tesiriyle uykuya dalmıştı. Rüyasında hatiften bir ses işitti:
“- Ey Cevat! Sizler Allah Teâlâ’nın yüce kelamına hürmet edersiniz. Bunun için Cenab-ı Hakk’ın yardımını sizinledir. Şu denizin üzerine bir bakıver!”
Cevat Bey, denize bakınca nurlar arasında “kef” ve “vav” harflerini gördü. Ardından da uyandı. Ertesi gün bir mezarın başında fatiha okurken rüyasındaki sesi bir kez daha işitti:
“- Ey Cevat! Depolardaki 26 mayını denize döşe!”
Heyecana kapıldı. Manevi bir muamma ile karşı karşıya idi. Biraz sonra nur yüzlü bir zât ile karşılaştı. Bir sıkıntısının olup olmadığını soran bu zâta başından geçenleri anlattı. O gönül ehli zât ise bu olayları şöyle açıkladı:
“ - Evladım! Denizin üzerinde gördüğün nur zaferimizin alametidir. “kef” ve “vav” harfleri ebced hesabına göre “26” eder. O halde deponuzdaki 26 mayını denize döşemeniz zaferin en büyük hamlelerinden biri olacaktır.”
17 Mart akşamı Cevat Bey, Binbaşı Nazmi Bey’i çağırmıştı. Ona çok tehlikeli bir vazife tevdi etti. Bu vazife sonunda ölme ihtimali, sağ kalma ihtimalinden fazla idi. Depodaki 26 mayın, Nusret mayın gemisi ile boğaza dizilecekti. Binbaşı Nazmi Bey, vatan için seve seve ölüme gitmeye hazır olduğunu Cevat Paşa’ya söyledi. Nazmi Bey, Cevat Paşa’yı selamlayarak yanından çıktı. Hemen hazırlıklara başladı. Gece yarısı Nusret mayın gemisi ile boğaza açıldı. Geminin kaptanı Tophaneli Yüzbaşı Hakkı Bey idi. Yüzbaşı Hakkı Bey, iki gün önce kalp krizi geçirmişti. Fakat bu zor vazifeyi bir başkasına emanet etmek istemediği için hasta haliyle de olsa geminin başına geçmişti.
Büyük bir itina ile mayınlar denize döküldü. Nusret, sessizce gerisin geriye dönecekti. Tam yol ileri emri verilmişti. Bu esnada hiç ummadıkları bir şeyle karşılaştılar; yüz metre önlerine düşen düşman projektörü yavaş yavaş Nusret’e doğru geliyordu. Geceyi gündüze çeviren bu ışığın altına birazdan girecekler ve üzerlerine yağan mermi yağmurları ile delik deşik olacaklardı. Son anlarını yaşadıklarını düşündükleri anda ilahi nusret (yardım), Nusret’e yetişti. Mehmetcik’in siperlerinden çıkan başka bir projektör düşmanınki ile karıştı, kapıştı. Düşman, Mehmetcik’in projektöründen kurtulduğu anda ise Nusret çoktan düşmanın görüş açısından ayrılmıştı. Az sonra Binbaşı Nazmi Bey, Yüzbaşı Hakkı Bey’e geçmiş olsun demek için geldiğinde irkildi. Zira Hakkı Bey’in tekleyen kalbi bu heyecana dayanamamış ve Hakkı Bey şehit olmuştu.
18 Mart sabahı müttefik devletlerin donanmaları bütün gücü ile taarruza geçtiler. İngilizler zaferden o kadar emindiler ki Churcill, taarruz başlar başlamaz İngiltere Başbakanı’na zafer müjdesini veriyordu. Fakat hiç de planda olmayan şeyler yaşanmaya başladı. Düşmanın devasa zırhlılarının bir kısmı mayınlara çarparak, bir kısmı da Mehmetcik’in külüstür denebilecek toplarının ateşi sonucu isabet alarak ya batıyor, ya da arızalı bir şekilde kaçıyordu. Halbuki taarruzdan önce deniz, gözetleme uçakları ile taranmış ve temiz olduğu rapor edilmişti. Bu uçaklardan denizin 5.5 metre altındaki mayınlar bile kolayca görülebiliyordu.
O günün akşamında başta İngilizler olmak üzere bütün müttefik kuvvetler şok olmuşlardı. Gözetleme uçağında bulunan ve denizin temiz olduğunu rapor eden binbaşıyı kurşuna dizmişlerdi. Çünkü onlar mayınların esrarlı hikayesini bilememişler, faturayı binbaşıya çıkarmışlardı. Bu esrar, Nusret mayın gemisinin “ilahî nusret” (yardım) ile teyit edilmesiydi...
Bu zaferin ardından Miralay (Albay) Cevat Bey’e üstün başarısından dolayı “Paşa” unvanı verilmiştir. Cevat Paşa İstiklâl harbi yıllarında da üzerine düşen görevi hakkıyla ifa etmesine rağmen maalesef sonraki yıllarda ismi unutturulmaya çalışılmıştır. Bizler, vefalı olmalı ve yakın tarihimizin gerçek kahramanlarını iyi tanımalıyız.
13/3/2007 · Kategori: Siir

Zülmü Alkışlayamam
Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım!..
- Boğamazsın ki!
- Hiç olmazsa yanımdan koğarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle!
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!
Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...
İrticâin şu sizin lehçede ma'nâsı bu mu?
Mehmet Akif Ersoy
12/3/2007 · Kategori: Siir

YOLLAR
Varsın biraz da yollar çeksin benim cefamı
Artık verin çocuklar, artık verin asamı!.
Bir başka kainata, bir başka yurda yol var;
Siz örtünün garipler siz örtünün abamı!
Yorgun düşüp uzandım altında asumanın;
Gölgende buldum ey dal bir anne ihtimamı.
Şahane manzaraydı dünya sınırlarında
Bir kubbenin rüku’u, bir zirvenin kıyamı.
Yükseklerinde ömrün dağlar,sular kovuklar:
Yükseklerin diliyle tekrar edin nidamı!
Dağlar lisana geldi, gökler lisana geldi;
Şerh oldu Mesnevi’den yıldız
Şerh oldu Mesnevi’den yıldızların kelamı.
Şeffaf mavinizden abdest alıp el açtım
Artık yakındayım, ey gökler, duyun duamı!
ARİF NİHAT ASYA
6/3/2007 ·
Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın firâset ve incelik dolu şu ifâdeleri, ne muhteşem bir nasihattir:
“Bir kimsenin kıldığı namaza, tuttuğu oruca bakmayınız. Konuştuğunda doğru söylüyor mu, kendisine bir şey emânet edildiğinde emânete riâyet ediyor mu, dünya ile meşgul olurken helâl-haram gözetiyor mu, ona bakınız.” (Beyhakî, Sünenü’l-Kübrâ, VI, 288; Şuab, IV, 230, 326)
Zîrâ gerçek mânâda ve lâyıkıyla kılınan namazların ve tutulan oruçların kulu her türlü kötülüklerden alıkoyacağı, ilâhî bir hakîkat ve müjdedir. Lâkin nefsini ıslâha çalışmayan, ahlâkını ve davranışlarını güzelleştirmeyen bir mü’minin yaptığı ibâdetlerde feyz ve rûhâniyet olmayacağı için, onu kötülüklerden ve yanlışlıklardan koruyamaz.
Nitekim çalışıp gayret etmeden işi tembelliğe vuran, sonra da; “Biz tevekkül ehliyiz.” diyen kimselere Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:
“Siz Allâh’a değil, başkalarının malına güvenen kimselersiniz. Hakîkî mütevekkil; toprağa tohumu attıktan sonra Allâh’a îtimâd edendir!” diyerek ihtarda bulunmuştur. (İbn-i Receb, Câmiu’l-Ulûm, I, 441)
Yine birgün, bir kimse Hazret-i Ömer’in yanında başka birinden övgüyle bahsediyordu. Ömer -radıyallâhu anh-:
“–Onunla hiç yolculuk, komşuluk veya ticâret yaptın mı?” şeklinde suâller sordu. Adam her seferinde “hayır” cevâbını verince Hazret-i Ömer:
“–Allâh’a yemin ederim ki sen onu tanımıyorsun.” buyurdu. (Gazâlî, İhyâ, III, 312)
İşte insanları tanıyıp değerlendirmede en çok dikkat edilecek husus budur. Yâni ecdâdın:
Âyînesi iştir kişinin lâfa bakılmaz,
Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde…
mısrâlarıyla ifâde ettikleri hakîkat, Hazret-i Ömer’in en çok dikkat ettiği hayat düsturlarından biriydi. Buna göre kişinin sağlam bir karakter sâhibi olup olmadığı ve mânevî seviyesi, onun beşerî münâsebetlerinde, huy ve davranışlarında kendini gösterir. Yine bu meyanda Hazret-i Ömer şöyle buyurmuştur:
“Görmediğim sürece sizin bana en sevimliniz, ismi en güzel olanınızdır. Gördüğümde bana en sevimliniz, ahlâkı en güzel olanınızdır. İmtihan ettiğimde sizin bana en sevimli olanınız ise, en doğru sözlünüzdür.” (İbnü’l-Cevzî, Menâkıb, s. 219)
28/2/2007 · Kategori: Hikayeler

Yavuz Sultan Selim Han ile Şah İsmail arasındaki bir kısım yazışmaların şiir yoluyla kaleme alındığı tarihler yazar.Her iki padişah da savaş meydanlarında olduğu kadar edebiyatta da birbirlerine üstünlük mücadelesi vermekte yarışmışlar.Garip olan o ki ;Şah İsmail Azeri Lehçesiyle,Yavuz da Fars diliyle şiirler söylemişlerdir.Yavuzun Şah İsmail’e karşı savaş meydanlarında ve şiir vadisinden önce bir zafer daha kazandığı riayet edilir.Hatta bu zafer henüz onun şehzadelik dönemine rastlamaktaymış.
Rivayet şöyledir : Yavuz henüz Trabzon Sancak beyi iken Şah İsmail’in hükmettiği sınır komşusu İran Safevi devletinin ileride kendisine büyük tehlike ve bilhassa fetihleri için engel teşkil edeceğini düşünüyordu.Çünkü Şah İsmail Doğu bölgesinde on dört yılda on dört devleti sınırlarına dahil edip büyük bir imparatorluk kurmuştu.Sezdiği bu tehlikeyi babası Sultan II.Bayezid’e sıks ık hatırlatıyorsa da herhangi bir tedbir alınmadığını görüp üzülüyordu.Nihayet müstakbel düşmanı ile ülkesi ve halkını yakından tanımak üzere Tebriz’e gitmeye karar verdi.Bir Derviş kılığına girip tek başına yola çıktı.Safevi sınırını gizlice aştı ve her türlü araştırmayı yaparak,ta Tebriz’e kadar vardı.
Şah İsmail iyi bir santranç ustasıydı,makam mevkisine bakmadan herkesle oynardı.O güne kadar da kendisini mağlup edebilen çıkmamıştı.İhtimal ki bazı santranç ustaları onu yenebilecek kapasitede iken sırf sultana saygılarından ötürü yenilmeyi uygun görüyorlardı.Yavuz da santrançta az usta sayılamazdı.Safevi devleti hakkında bütün bilgileri edinmişti.Şimdide bir yolunu bulup bizzat Şah İsmail ile yüz yüze gelmek istiyordu.Santraç buna güzel vesile oldu.Tebriz şehrinde misafir olduğu handa satranç oynayıp herkesi yenmişti.Santraç buna güzel bir vesile oldu ve doğruca sarayın kapısına dayandı.
“İçeriye haber verdiler:
- Bir garip derviş gelmiş,şahsınızla küstehane santranç oynamak ister durur:
Şah İsmail bilhassa tanımadığı yabancılarla oynamayı severdi.Yavuzu hemen huzuruna kabül etti ve:
- Derviş baba Kanden gelür kende gidersün? diye sordu
Derviş baba ! saygı ile onun şivesiyle cevap verdi:
Kazvinden gelürem;şahımın mübarek cemalini görmekliğe gelmişem.
- Yollarda izlerde ne var ne yok?
- Şahımın ulu himmeti sayesinde her yerde eman,asayiş ve saadet olup cümle kulların ferhunde-haldir.
Bu cevaplar şahın hoşuna gitmişti:
- Benümle santranç oynamah dilersen buyur karşıma geç.
- Ben şahumdan sadece oyun aparmağa gelmişem.
Yavuz ilkm oyunda bilerek yenildi,ancak şahdan daha usta olduğu için ikinci oyunda onu mat edip yendi.Şah İsmail adamlarının gözü önünde uğradığı bu yenilgiyi fena halde sinirlenerek elinin tersiyle Yavuzun göğsüne bir sille vurup:
- Bre kongay ışıh(serseri derviş) Hiç Şah olanlar mat olur mu ?
Tutalım edebin yohmuş;sultanlara riayeti de mi bilmezsen ? diye çıkıştı.Yavuz soğukkanlılıkla cevap verdi.
- Şahum! Danışıklı oyundan,evvel habarım olsa böyle etmezdim.
- Şah İsmail derhal kendini topladı ve:
- Şah olanlar danışıklı oynamaz;var sağlıcakla git,dedi.
Yavuz saraydan ayrılıp kaldığı hana gitti.Ertesi gün ise şah,kendisine bir kese içinde bin altın yolladı.Yavuz o günü odasında geçirerek ortalık karardan sonra dışarıya çıktı,karanlıkta saraya sokulup şahın ata binerken kullandığı binek taşının altına koydu ve o gece Tebriz’i terk edip Trabzon’a doğru yol aldı.
Birkaç gün sonra Şah İsmail o dervişle bir daha oynamak ve incinen gururunu tamir etmek istediyse de aramalar boşuna gitti ve derviş bir daha bulunamadı.
Dahası,Şahın hademelerinden biri onu Şehzade Selim olduğunu tanımış ve bunu da başkalarına da söylemişti.Hlak arasında çıkan bu söylenti Şah İsmail’i epeyce sarstı ve daha o günlerde içine bir Yavuz korkusudur düştü.
Aradan yıllar geçti.Yavuz, sultan olup idareyi ele aldı.Artık Safevi devletinin ortadan kaldırmanın planlarını yapıyor,hazırlıklarını tamamlıyordu.Nihayet gün gelip çattı ve Çaldıran sahrasında iki ordu karşılaştı (23 Ağustos 1514)Zafer Yavuz’un oldu ama Şah canını kurtarmayı başarmıştı. Yavuz , düşmanı elinden kaçırması kadar,vaktiyle bağrına yediği sillenin de burukluğunu taşıyordu.Düşünüp taşındı ve arkasından bir name göndermeyi uygun buldu.Namede şunlar yazılı idi:
“Er ere sille vurunca böyle vurmak gerek.Evvelce santranç oynarken vurulan silleyi haklaştık”
Osmanlı ordusunda bu mektubun muhtevası hakkında rivayetler dolaşmaya başladı.Gerçi eskiden beri Yavuz’un Tebriz’e bir sefer yaptığı şayiaları halk arasında dolaşmakta idiyse de,kimse cesaret edip işin aslını kendisine soramamışlardı.Yavuz da bu sırrı açmamakta direniyordu.Niha yet meraklar son haddine varmıştı.
Ordu yavaş yavaş ilerleyip Tebriz’e girildi.Şah’ın sarayı önüne gelindiğin de Yavuz sırtını saraya verip çevresini gözleriyle iyice araştırdı.Çevrede bazı değişiklikler vardı.Nihayet o binek taşını gördü.Sonra adamlarına baktı ve içlerinden savaşta en fazla fedakarlık gösterenlerden biri olan Sekbanbaşı Osman ağaya seslendi:
- Ağa,var git,şu kapı eşiğindeki taşı kaldır.Kendi elimle bin altın koymuştum,helal malımdır,sana ihsan ettim.
Herkes hayretle bakışır. Her yanı bir sessizlik kaplar.İşte sır şimdi çözülecektir. Osman Ağa taşı kaldırır... Kesesi çürümüş, bin altın bir kor yığını halinde dururmuş. Balyemez Osman Ağa bu fıkrayı anlatırken hüngür hüngür ağlarmış... «O zamana kadar bir hikâye sandığımız satranç kıssası, meğer hakikat imiş...» dermiş.
27/2/2007 · Kategori: Hikayeler

Selim Han döneminde, İran hükümdarı Şah İsmail, kıymetli mücevherler ile dolu bir hediye sandığı gönderiyor, hünkâra.Sandık açılır. İçinden çeşit çeşit değerli taşlar, kıymetli atlas, kadife kumaşlar çıkar.Fakat, sandık açılır açılmaz, etrafa pek fena bir koku yayılır.Önce, hiç kimse bir anlam veremez, nadide mücevherler ile dolu sandıktaki bu fena kokuya.Sonra, mesele anlaşılır.Sandığın dibine insan dışkısı doldurulmuş. Yani, Şah İsmail, aklı sıra, cihan padişahına hakaret ediyor…(!)
Cihan padişahı emir verir,
" Herkes düşünsün, bu edepsizliğe, Osmanlı'nın şanına yakışacak şekilde bir mukabelede bulunmalıyız. “ Ve çözümü yine kendisi bulur.
Aynı şekilde değerli mücevher ve kumaşlarla süslü bir sandık hazırlatılır.
Sandığın içine, o zamanın en nefis gül kokulu lokumlarından hazırlanmış bir kutu yerleştirilir.Kutunun altına da, bir satırlık yazıdan ibaret pusula (not) iliştirilir.Hediye sandığı, itina ile süslendikten sonra, Şah İsmail'e gönderilir.Sandık, Şah'ın huzurunda açılır.Sandık açılır açılmaz, etrafa mis gibi gül kokusu yayılır.
Mücevher vs. gibi hediyeler takdim edildikten sonra, Osmanlı Elçisi Şah’ın tedirgin olmaması için, önce kendisi tatmak kaydıyla büyük bir saygı ve nezaketle, Şah İsmail'e lokumdan ikram eder.Bilâhare, görevliler, huzurda bulunanlara teker teker ikram etmeye başlarlar, lokumdan.
Şah, bütün bu olup bitenlere bir anlam veremez.Osmanlı Elçisi, Şah'ın şaşkınlığını gidermek için, lokum kutusunun altına iliştirilmiş mütevazı pusulayı uzatır.Pusulayı okuyan Şah'ın yüzünde, bu sefer, şaşkınlığın yerini büyük bir utanç ifâdesi alır;
"İsmail, herkes yediğinden ikram eder."
19/2/2007 · Kategori: Siir

Hiç olmazsa unutmamak isterdim,
Eski geceler, sevdiklerimle dolu odalar,
Yalnız bırakmayın beni hatıralar..
Az yanımda kal çocukluğum,
Temiz yürekli uysal çocukluğum,
Ah, ümit dolu gençliğim,
İlk şiirim, ilk arkadaşım, ilk sevgilim..
Doğduğum ev. Rahatlayacak içim, duysam
Bir tek kapının sesini,
Arıyorum aklımda bir ninni bestesini..
Böyle uzaklaşmayın benden, yaşadığım günler.
Güneş, getir bir bayram sabahını.
Açılın, açılın tekrar
Çocuk dizlerimdeki yaralar,
Hepiniz benimsiniz:
Mektebim, sınıflarım, oturduğum sıralar..
Yalnız hatırlamak, hatırlamak istiyorum,
Nerde kaldı sevgilim, seni ilk öptüğüm gün,
Rengine doymadığım o sema,
Ahengine kanmadığım ırmak?
Bırakıp her şeyi nereye gidiyorum?
Neler geçmişti aklımdan,
Nedendi ağladığım, nedendi güldüğüm?
Ah, nasıldı yaşamak ?
Ziya Osman Saba
« Önceki ::